Mozart’dan ötesi...

Mozart’dan ötesi...

Dışarıdan bakınca soğuk ve tarihi, içine girince renklenen, büyüleyen bir şehir Viyana. Avrupa'nın 3. en hızlı büyüyen şehri olmasının yanısıra UNESCO kültür mirasını almış bir şehir merkezine de sahip. Avusturya imparatorluğunun izlerini taşıyan şehire, sarayları ve bahçeleri nostaljik bir şıklık katıyor. Özellikle Schönbrünn Sarayı, yani yazlık saray uzun seneler boyu kraliyet hanedanlığına ev sahipliği yapmış. Meşhur kraliçeleri Maria Theresia'nın izlerini taşıyan 1441 odalı görkemli barok tarzı mimariye sahip, iç dekorasyonunda Rokoko stilini yansıtan bir saray. Audio cihazımızın Türkçe olması da sarayın odalarını gezerken sanki bir romanın içerisindeymiş gibi hissetmeme sebep oldu. Hem mimariyi, odalardaki objelerin kraliyet ailesindekiler tarafından önemini, hem de onların bu odalarda zaman geçirirken ki duygu ve düşüncelerini hissederek görmemize fırsat verdi. Viyana'ya ilk kez giden herkesin mutlaka görmesi, dinlemesi ve bilmesi gereken bir yer.

Viyana deyince aklınıza ilk ne geliyor? Benim, Mozart ve Şinitzel :) Mozart'ın muhteşem bestelerini besleyen Viyana’da heryerde onunla ilgili birşeyler bulmanız mümkün. Ya bestelerini duyuyorsunuz ya da resimlerini görüyorsunuz, biz evlerinden birini de görme fırsatı bulduk. 35 yaşında hayata veda etmiş, yaşadığı evlere ya gerekli uyumu sağlayamamış ya da ev sahibiyle anlaşamamış ve hep taşınmış.

Şimdi geldik şinitzel’e, bu çok hassas bir konu, Şinitzel'in başkentindeyiz ve haliyle heryerde şinitzelci var, bunun en güzelini de sağolsunlar programımıza koymuşlar elimizle koyduğumuz gibi bulduk ve şuana kadar yediğim en güzel şinitzeli yeme şansı buldum.Türkiye'de yediğim şinitzellerin XXL hali:) Restoranın adı Lugeck, ismini sokağından almış, hemen Viyana'nin meşhur St.Stephen's kathedralini arkanıza alıyorsunuz sağınızdaki ilk sokak.

Şehir de mutlaka gidilmesi gereken yerlerden bir diğeri ise kesinlikle Museums Quartier, yani müze mahallesi de diyebiliriz:) Burası müzeleriyle olduğu kadar kafeleri ve restoranlarıyla cıvıl cıvıl her yaştan her tarz insana ev sahipliği yapıyor. Sadece turistik değil ,lokallerinde vakit geçirmekten keyif aldığı niş bir alan. İlk akşamımızda burada Glacis Beisl restoranında çok keyifli bir yemek yedik. Şinitzel çılgınlığına kendimi kaptırmamak için ben geleneksel yemeklerden biri olan haşlanmış et ve sebzelerden yedim, son derece hafif ve lezzetliydi. Tabi ki yanımdakinin tabağından da bir parça şinitzel denemeden olmazdı. İçecek olarak istediğimiz Gruner Veltliner üzümünden beyaz şarap, restoranın kendi yaptığı housewine'dandı ve kesinlikle bayıldık. Tatlı olarak yine değişik yöresel tatlıları denedik "somlauer" çikolatalı değişik bir tatlı resimde görüldüğü gibi ve "topfenknodel" marmelatlı top top gelen bir tatlıydı. Restoran, bahçesiyle, rahatlığıyla ve lezzetli yemekleriyle kesinlikle denenmeye değer.

Görülmeye değer bir diğer müze ise benim için kesinlikle Sissi Müzesi oldu. Kocası tarafından tapınırcasına sevilen güzel ve asi bir prenses olarak hayatı hep ilgimi çekmiştir ve şimdi yaşadığı evi,kıyafetlerini ve mobilyalarını görmek bu zenginliğin ve gücün içinde, iç dünyasındaki buhranlarla da savaşmış olan bir kadının hayatına yaklaşmak gerçekten çok etkileyiciydi. Mutlaka görün!

Açıkcası otelimiz Grand Ferdinand' a yerleşir yerleşmez yediğim applestrudel'i hiçbirşeye değişmem, tek kelimeyle bütün seyahat boyunca tattığım en güzel applestrudel idi. Bu arada hazır yeri gelmişken otelimiz de çok tarzdı, eski bir binayı restore etmişler ve modern bir dekorasyonla harmanlamışlar ve ortaya şık bir butik otel çıkmış. Belki butik otel diye geçmese de adı, bana o hissi verdi, kendimi evimdeymiş gibi konforlu ve huzurlu hissettirdi. Sabah kahvaltıları çatı katında açık büfe şeklinde yapılıyor ve her damak zevkine uygun çeşitler sunuluyordu. Balkon da güneşli bir Viyana sabahında,kahve & croissant keyfi yapmak...Bir tatilden daha ne istenebilir ki:) Müzelerin ve lezzetli tadların dışında, küçük butikleri, kristal dükkanları ve tarihi binalarıyla, sokaklar sabah akşam canlı ve güvenli. Gerçekten bu seyahatte beni en çok etkileyen şeylerden biri de güvenlik oldu. Bir tane bile polis dikkatimi çekmedi ama kendimi son derece güvende hissettim. Akşam saat 10 da tek başıma kendimi sokaklara attım ve bir saniye bile huzursuz olmadan yürüyüşümü yaptım. İşte bu dedim, bu olmalı, saat kaç olursa olsun korkmadan tek başıma bir şehirde yürüyebilmeliyim. Hızlı adımlarla yürürken uzaktan gelen klasik müziği duydum, yaklaştıkça ses arttı ve şehrin en güzel opera evlerinden biri olan Viyana Devlet Opera binasını gördüm. Etrafı kalabalık, insanlar durmuş, ışıl ışıl opera binasına bakıyordu, bir de baktım ki içeride oynanan operayı dışarıdan da herkes izleyebilsin diye dev bir ekran kurmuşlar. Dileyenler karşısındaki sandalyelere oturup tüm operayı baştan sona izleyebiliyor. İşte medeniyet!

Son akşamımızda bu kadar güzel kahvaltısı olan otelimiz varsa bir de akşam yemeğini deneyelim dedik ve lobideki restoran'a gittik. Küçük küçük ortaya başlangıçlar söyledik. Biraz escargot, biraz şefin salatasından. Escargot Paris'teki gibi olmasa da yine de son derece lezzizdi. Değişik türde etler, salata ve patates ile karışık güzel bir akşam yemeği yedik. Bir yemek tatlıyla bitmiyorsa o yemek sayılmadığı için mutlaka bir  applestrudel söyledik. Bir daha nerede yiyeceğiz değil mi:) Bir de daha restorana girerken gözüme kestirdiğim çikolatalı keki sipariş verdikten sonra her güzel şeyin sonu olduğu gibi bu yemeğin de sonuna geldik. Baştan sona bu gezi benim için diğer Avrupa şehirleri gibi olan Viyana'yı hiç kuşkusuz birkaç adım öne aldı. Daha gezilecek görülecek çok yeri var, kesinlikle 3-4 günde gördüm bitti denilecek bir yer değil, orayı yaşamak havasını en az birkaç hafta solumak bile ruhunuza iyi gelecek. Otelimizden ayrılırken keşke yeniden başlasak diyerek Viyana'ya veda ediyoruz. (Özge Töre)

Diğer Destinasyon yazıları için tıklayınız

Radisson Blu Hotel Kayseri Celestyal Cruises Hilton Bodrum Tunus Air Hotel Suadiye Vietnam Airlines Ramada Plaza Menam Riverside Sunbeam Hotel Pattaya Istanbul Modern Mandarin Bangkok Booking.com