16 Kasım 2018, Cuma

Canlı tarih, Prag!

Mayıs ayının son çarşamba öğleden sonrasında yaklaşık 3 saatlik bir yolculuktan sonra Prag havalimanına vardık. Tahminlerimizin aksine oldukça sıcak bir hava vardı. Meterolijinin hava tahmininde hergün şimşekli yağmur göstermesine rağmen sadece 1 gün yarım saat kadar yağmur yağdı ve İstanbul’dan önce Prag’da yaza merhaba deme şansına sahip olduk.

Slovakya ile Avusturya ve Polonya ile Almanya’nın ortasında bulunan Çek Cumhuriyetinin göz bebeği ve başkenti, Prag bugün bile o eski tarihi havasını koruyan arnavut kaldırımlı yolları, taştan görkemli binaları, muhteşem manzaralarıyla bizleri de kendine hayran bırakmayı başardı.

Şanslıydık ki yanımızda Prag’lı arkadaşımız Marian’ın yönlendirmeleriyle lokal yerleri de keşfetme fırsatımız oldu. Tabi ki klasikleşmiş ve oldukça turistik yerleri de görmeden dönmedik.

İlk olarak  görkemli bir Roma Katolik kilisesi olan St. Vitus Katedralini ziyaret ettik. 1344’te yapılmaya başlanan ve içinde Bohemya krallarının mezarlarınıda barındıran bu muazzam katedralin yapımı tam 600 yıl sürmüş. Gotik mimariye ilgi duyan herkesin mutlaka beğeneceği her açısından farklı fotoğraf karesi yakalanabilecek çok güzel bir katedral.

Hiç şüphesiz Prag’da Vitava nehri üzerine kurulmuş köprüler arasında başı Charles Köprüsü çekiyordur. Hergün belkide 10binlerce turistin yürüdüğü bu köprü 516 metre uzunluğunda 13 metre yüksekliğindedir. Köprü üzerindeki heykelleri ve manzarayı izlerken, sokak sanatçılarının müzikleriyle yürüyüşünüzü renklendirebilirsiniz.

Şehrin mimarisiyle birlikte en çok etkilendiğim özelliği ulaşım ağının oldukça konforlu oluşuydu. Şehrin heryerine erişimi olan tramvaylar sayesinde hem oldukça hızlı hemde temiz ve nezih bir şekilde gezme imkanı bulduk.

Prag’da gidilmeye değer bir etkinlik olan klasik müzik konserini eski belediye binasında yaptık. Tarihi taş binanın içerisinde konsere gitmek oldukça keyifli ve yapılmaya değer bir aktivite oldu. Hemen dışındaki kafesinde oturup gelen geçeni seyrederken lezzetli tatlılarından denemenizi de tavsiye ederim.

Tatlı demişken heryerde görebileceğiniz oldukça popüler hamur tatlılarını “trdelnik”, eğer hamurlu tarçınlı tatlılar seviyorsanız mutlaka es geçmeyin derim.

Prag’ın klasikleşmiş yemeklerinin en lezzetli versiyonlarını yiyebileceğiniz bir restoran olan Tiscarna’da belki de tek turist bizdik.  Önden yumurtalı asparagus ve ana yemek olarak da klasik etli gulaş tercih ettim ve çok memnun kaldım, nispeten soğuk kış günlerinde yemenin daha keyifli olabileceği ağır bir yemekti fakat mutlaka Prag’da hangi mevsim olursanız olun denemeniz gereken bir lezzet olduğuna inanıyorum.

Son olarak mutlaka görülmeye değer kafelerinden biri olan 1884 yılında açılmış olan Cafe Slavia. Bu tarihi kafede de en azından bir kahve içmenin bile keyfi ayrı. Atmosferi ve tatlılarıyla keyifli bir öğleden sonra geçirmek için mutlaka uğranmaya değer mekanlardan.

İçerdeki Victor Oliva tablosu olan “The Absinthe Drinker” ‘ıda görmeden dönmeyin:)

Eğer Prag’da 3 günden fazla kalıyorsanız yakındaki küçük kasabalara veya farklı şehirlere de günübirlik turlar düzenleniyor ve zamanınızı daha farklı, yeni yerler görerek geçirmek isterseniz bu turlara katılmak oldukça ekonomik ve zamandan tasarruf olacaktır. Biz merkezi bohemyanın eski kraliyet şehri olan, Unesco listesinde yer alan Prag’dan tren ile 1 saat mesafedeki sakin bir kasabaya gitme fırsatı yakaladık.

Kutna Hora, yani kemikli kilise, adını, şehrin tren istasyonuna 10 dakika yürüme mesafesinde olan, içi 40 bin insan kemikleriyle süslenmiş kilisesinden alır.  Unesco korumasında bulunan dükkanların ve kafelerin olduğu bu kasaba da ilk çek parası da basılmıştır.

Günübirlik bir gezi için oldukça mistik bir yerleşim yeri olan Kutuna Hora’daki en popüler binalardan biri de 1300’lü yılların sonlarında kurulan Aziz Barbora kilisesidir. İçerisinde duvar resimleri, heykeller ve Ortaçağ ile Rönesans dönemine ait birçok eser bulunur.(Ozge Tore)

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir